Saatinin geri kalması yüzünden kaçırdığın otobüs ve gidemediğin uzaklıklar mı?Yoluna çıkan bir dilenciye sadaka vermek için durakladığında yetişemediğin randevuların mı? Yoğun geçen bir gün yüzünden zamanını geçirdiğin ilaçların mı? Bir türlü ezberleyemediğin tarihler yüzünden ekemediğin güller mi?Yok yok hiçbiri değil de cesaret edemeyip sevdiğini söyleyemediğin sevdiklerinin elinden kayıp gittiğini görmek mi yoksa?
‘Geç kaldım yine’ kim bilir ne çok kullanıyoruzdur hepimiz bu cümleyi. Günlük telaşlar içinde yahutta zamanından çok sonra anlayarak. Beynimizi meşgul eden günlük telaşlar ya da takılıp kaldığımız o dinmez takıntılarımız yüzünden ne çok şeye geç kalıyoruz sanki hayat hiç bitmeyecek gibi. Çoğu kez de o mana veremediğimiz cesaretsizliğimiz yaşatıyor bunu bize. Okul sırasındayken cesaret edemiyoruz kalkıp soruyu çözmeye biz cesaretimizle boğuşurken biri kalkıp çözüyor ve notunu alıyor, babamıza sarılmaya cesaret edemiyoruz hayat onu bizden alıp gidiyor, iş başvurusuna gidiyoruz cesaret edip içeri giremiyoruz iş elimizden kayıp gidiyor, çocuğumuzu sevmeye cesaret edemiyoruz zaman onu bizden uzaklaştırıyor, sevdiğimize sevgi sözleri söylemeye cesaret edemiyoruz korkularımız onu bizden koparıyor. Cesaret edemediğimiz her şeyde o kabusumuz olan karşılaşmaktan korktuğumuzla karşılaşıyoruz. KAYBETMEK. Sonra kendimize dönüp diyoruz ki; ‘Ben nerede hata yaptım?’ . Hiçbir zaman anlam veremiyoruz kaybetmelerimize. Hayatın acımasız olduğunu düşünmeye başlıyor, bize hiç gülmediğini ve gülmeyeceğini söylüyoruz. Her zaman ki gibi dışımızda buluyoruz hatayı. Kendimizi aklamayı yine başarıyoruz.
Zaman akıp gider sen dur desende istemesen de hatta hiç geçmiyor gibi gelse de zaman sana aldırmadan akıp gider. Gidenler ve gelenler olur hayatına. Sevindiklerin de olur üzüldüklerinde. Cesaret edemeyip kaybettiğimiz başarılar, kaybettiğimiz insanlar, kaybettiğimiz sevgiler zamanla pişmanlıklar oluşturur içimizde. Geri dönmek istediğimiz anlar çoğalır avucumuzda. Şimdiki aklım olsa öyle yapmazdım diye başlarız cümlelerimize artık. İçimizde çoğalan bu boşlukların acısını dindirmek için bu bana ders olsun, bu da bana deneyim oldu bir dahakine böyle yapmayacağım deriz. Oysa deneyim sandığımız cesaretsizliğimizin yarattığı o boşluklar birer yaradır aslında içimizde. Zaman zaman sancıyan. Sancımız arttığında da geç kaldığımızı anlayıp geri dönmek için elimizden ne gelirse yapmaya çalışırız sanki kaybettiklerimizden özür diler gibi telafiye başlarız. Oysa nasılda büyük bir yanılgıdır düzeltmeye, yeniden bulmaya umut etmelerimiz.
Elimize geçen her şey aslında dalında bir tomurcuktur. En çok kıydığımız tomurcukta dalında duran aşktır. Şöyle bir bakarız nasılda hoşumuza gider. Kıyamam desek de kıyar ve koparır alırız avuçlarımıza. Merak ederiz açınca nasıl bir güzellik olacağını. İncelemeye başlarız. Kendi açılmadan biz açmaya başlarız onu. Sonra elimizde parçalanır. Yani artık anlarız nasıl bir güzellik olacağını. Doymuş (gibi) oluruz ve kıyamasak da fırlatır atarız yollara rüzgara.
Sonra ne tuhaf bir istektir elimizi koklamaya iter bir şeyler bizi ve koklarız. O an duyduğumuz koku başımızı döndürür. Ne az önceki güzelliği ne de bu kokuyu daha önce hiç görmemiş, duymamışızdır. Geri dönüp bakarız arkamıza yeniden avucumuza almak için o tomurcuğu. Fakat artık çok geçtir. Yollar ve rüzgarlar alıp götürmüştür onu. Ne tomurcuk kalmıştır ne de koku ardında kalan paramparçalıklardan başka. Nafile getirmez hiçbir çaba onu geriye. Sonra dalda bir başka tomurcuk ilişir gözümüze. Avucumuza alır ve aramaya başlarız her parçasında o ilk tomurcuğu fakat bulamayız en ufak bir benzerlik bile. İşte o zaman anlarız geç kalmanın ne demek olduğunu.